Para

20180730_064636_0

Heyo, senin adına ne şiirler ne romanlar yazıldı. Kirli oyunlarla seni seçen ya da seni seçmek isteyen kişilerle doluyor dünya her gün. Ayrıca çoğu millet senin uğruna yok oldu. Birde üstelik hastalıkların çaresi de sensin. Bilim yapmak isteyenlerin alnından aktığı ter, satıcının omzundaki yüksün. İnsanların kılıfını sen belirliyorsun. Bu kötü bir şey mi? Kime göre neye göre?

Evet sevgili dinleyiciler para, çok derin bir kelime bence. Tanımı yapılmak istense anlam karmaşası altında ezileceğimizi düşünüyorum. Pis kokan/emek kokan, kirli diye elini sürmek istemediğin/dokunmak için betonla arkadaş olduğun, israf diye hesabını yaptığın/kaygısızca alışveriş yaptığın… Bu konuyu aylardır gözlerimin seyircisi olduğu ülkemin insanlarını inceleyerek yazmaya karar verdim. Sabahın ilk ışıklarında okula giderken küçük mahallelerde simit satmaya çalışan kırkbeşinin üstündeki amcalarda gördüm. Tiyatroda pis gözüküyor diye yanına oturmak istenilmeyen profesyonel tiyatro sanatçısında gördüm. Halka açık bir alanda belki haftada bir yıkanabilen bir babanın kız çocuğu için tuvaletin “Dur ben bakayım temiz mi?” dediğinde gördüm. Yorgunum diye nazlandığım otobüste müşteri gelmediği ve tüm gün ayakta olan esnafa bakınca gördüm.

Gözlerimizin önünde o kadar fazla yaşam var ki…

Utandım ki utanılacak bir şey yokken. Üzüldüm ki üzülecek bir şey yokken. Kızdım neye kızdığımı bilmeden ki bence sana kızdım para! Bizi konumlandırdığın, ön yargı memuru yaptığın ve utanılacak bir sebep yokken utandırdığın için.

Kimse bu dünyaya kendi yaşamını seçerek gelmedi ve lütfen sen de dinleyici paranın ne anlam ifade ettiğini sorgula. Hiçbirimizin hiçbirimizden farkı yok. Şükür güzel bir kelime. Sana tanınan şans için şükret(herkesin şansı farklıdır,bunu sen bulmalısın). Gülümse. Anlamaya çalış. Bize tanınan bu şansı, gözlerini değerlendir. Doğaya ve insanlara anlam yükle.
“Yaşıyorsan bir sebebi var” diyordu bir yazar.

E yaşayalım o zaman 🙂

Kurbağacık.

 

 

Reklamlar

Sen

ccccccc.jpg

Herkese kucak dolusu merhaba!
En çokta her gün bu bloga girip yazımı bekleyen sana.
Mart ayı boyunca sürekli girmiş ve yeni yazılar beklemişsin. Üzgünüm yazamadım ancak istatistiklerde her gün girip çıkan bir kişi olduğunu bilmek beni çok mutlu etti. Artık yazıp sana bir merhaba demek istedim. Merhaba 🙂

Yazamadığım bu bir aylık sürede mart geldi ve bitiyor. Bahar geldi! Yürüyüş ve spor yapma isteği arttı. Kulaklıklar o tozlu çekmecelerden çıktı. Kahveler artık buzlu içiliyor. Kırlangıçlar şarkılarını söylüyor. Karıncalar yeni yuvalar keşfetmeye başladı. Minik böcekler uykularından uyanıp toprağı öpmeye başladı. Kediler ikinci hamileliklerini tamamlamak üzere. Sokak köpekleri brandaların altından çıktı ve güneşi selamlıyor. Elbiseler rüzgardan uçuşmaya, renkli rujlar dudakları doldurmaya başladı. Atkıların yerini fularlar, siyah botların yerini ise beyaz ayakkabılar aldı. Kısa kollular bekleyişlerini tamamladı ve dolaplar onlara kocaman sarıldı. Papatya mevsimi başladı!

Kısacası bahar tüm enerjisiyle geldi. Bizimde bu enerjiden nasibimizi almak ve güzel işler başarma ümidiyle..
Görüşmek üzere.

Kurbağacık.

“Enteresan şey…” dedi

20190211_042115_0.jpg

Canım Sabahattin Ali ile ilk tanışmamız ‘Kürk Mantolu Madonna’ ile oldu. Aşağıda okuyacağınız satırlar ‘İçimizdeki Şeytan’ kitabından alıntıdır. Kitap 1940’da yazılmış ve kitabın içindeki hayata dair vurgular bence halen doğruluğunu korumakta.
İyi okumalar!

“Enteresan şey…” dedi. “Umumiyetle para enteresan bir şeydir zaten. Çok kere cebimden bir lira alır, onu önüme koyarak saatlerce seyrederim. Hiçbir fevkaladeliği yok. Bir takım hünerli çizgiler, tıpkı mekteplerdeki resmi hatti* vazifeleri gibi. Belki biraz daha ince ve karışık… Sonra bir resim. Birkaç satır muhtasar yazı ve bir iki imza. Üzerine biraz fazla eğilince insanın burnuna ağır bir yağ ve kir kokusu da vurur. Fakat ne muazzam şeydir bu kirli kağıt azizim, bir düşün!”
Bir müddet gözlerini yumdu.
“Mesela herhangi bir gün müthiş bir iç sıkıntısı seni boğar. Hayat sana karanlık, manasız gelir. İnsan, biraz evvel senin zırvaladığın felsefeler yapmaya başlar. Hatta yavaş yavaş onu da yapamaz ve canı ağzını açmayı bile istemez. Hiçbir insanın, hiçbir eğlencenin seni canlandıramayacağını sanırsın. Hava sıkıcı ve manasızdır. Ya fazla sıcak, ya fazla soğuk, ya fazla yağmurludur. Gelip geçenler suratına salak salak bakarlar ve on para etmez işlerinin peşinde, bir tutam otun arkasında koşan keçiler gibi dilleri bir karış dışarı fırlayarak dolaşırlar. Aklına başına derleyip bu pis ruh haletini tahlil etmek istersin. İnsan ruhunun çözülmez düğümleri bir muamma gibi önüne serilir. Kitaplarda okuduğun depresyon kelimesine bir cankurtaran simidi gibi sarılırsın. Çünkü nedense hepimizde, maddi olsun, manevi olsun, bütün dertlerimize bir isim takma merakı vardır, bunu yapamazsak büsbütün çılgına döneriz. Mamafih insanlarda bu merak olmasa doktorlar açlıktan ölürlerdi. Bu depresyon kelimesine yapışıp iç sıkıntısının uçsuz bucaksız denizinde bocalarken karşına uzun zamandır görmediğin bir ahbap çıkar. Kılık kıyafetinin düzgünce olduğunu görür görmez derhal aklına kendi meteliksizliğin gelir ve gafil dostundan, talihin varsa, bir iki lira borç alırsın… İşte ondan sonra mucize başlar. Şiddetli bir rüzgar ruhundan bir sis tabakasını sıyırıp götürmüş gibi içinin birden bire aydınlandığını, bir hafiflik, bir genişlik duyduğunu görürsün. Eski sıkıntı pır diye uçmuştur. Gözlerin etrafına memnuniyetle bakar ve sende gevezelik edecek bir arkadaş aramaya başlarsın. İşte, iki gözüm, ciltlerle kitabın, saatlerce tefekkürün yapamadığı bu işi iki kirli kağıt başarır. Sen ruhumuzun bu kadar ucuz bir bedel mukabilinde takla atması haysiyetine yediremediğin için belki daha asil sebepler peşinde koşarsın, gökyüzünde birkaç yüz metre daha yükselen bir bulut, yahut ensene doğru esen serince bir rüzgar, yahut o esnada aklına gelen zekice bir fikir, sana bu değişmenin sebebi gibi görünmek ister. Fakat söz aramızda, iş bunun tamamıyla aksinedir, cebimize giren iki liranın sayesindedir ki havanın biraz açıldığını görmek, rüzgarın serinliğini hissetmek, hatta akıllıca şeyler düşünmek mümkün olmuştur… ”

*Üniversiteye

Bencillik

20181221_034844_1

Sevgili Dinleyici,
Bu konu hakkında yazmayı çok düşündüm fakat emin de olamadım. Çünkü herkes bir bakıma bencildir. Bencilliğin kelimesinden dahi hoşlanmasam da yaratılış gereği içsel düşünceler, hayatta kalma becerisi ve adapte olmaya çalışma insanı bencilliğe itiyor. İster istemez bu kelimeyi hayatımızda her gün yaşıyoruz ki adının bencillik olduğunu bile anlamadan.
Bu kelime algıya çok açık bir kelime bence. Kime göre neye göre oldukça farklılık gösterebilir. Bu sizin değer yargılarınıza, yetişme şeklinize ve dışa vurumunuza bağlıdır. Bazen kendimle kaldığımda bunu düşünüyorum. Eğer frekanslarınızın uymadığı bir kişiyle gününüzü geçirmeye çalışıyorsanız bunun akşamki dönütü yorgunluk veya pişmanlık olacaktır. Sonuca bağlamaya çalıştığınız bir konuyu ikili veya çoklu bir sohbetle yapıyorsanız farklı düşünceler güzel bir tartışma ortaya çıkaracak fakat bunun ileri boyutu ise gerginliğe yol açacaktır. Çünkü oradaki asıl mesele “senin düşüncen”.
Çok fazla dik başlı veya tam tersi aşırı mütevazı biri olmanın kişiliğimizi olumsuz etkilediği söyleniyor. Dikkatli olmakta fayda var sevgili dinleyici. Üniversiteden bir hocam ” Fazla mütevazı olmayın, sizi bilmemiş sanırlar ama yeri geldiğinde de hakkınızı savunmayı bilin. Nerede nasıl davranılacağının farkında olun” demişti. Aşırı hoşuma giden bir sözdür çünkü çoğu zaman karşı tarafın düşüncesi bize bencil gelmiştir. Ya biz çok mütevazı isek? Neyi isteyip istemediğimizi doğru şekilde aktaramıyorsak yanlış bir sohbetin içerisinde kalmışız demektir. Bu durum hep bizi mutsuz eder. ” Çok bencilsin, ya nasıl düşünemezsin!?” “Hep kendini düşün zaten” “Tamam senin dediğin olsun.” Laflarını işitiyorsanız durun. “İletişim katili sizsiniz” demişti bir konferanstaki konuşmacı.
Kısacası insan bencil bir varlıktır. Düşüncelerinin dinlenmesini yaptıklarının ise anlaşılmasını ister. Bu doğrultuda kişinin düşünceleri ve yaptıklarının ne denli karşı tarafa aktarabildiği de önemlidir. Seni mutsuz eden kişiler hayatında neden var ki? Çıkarılmayı bekleyen listesinde olmalılar.
Sevgiyle kal.
Kurbağacık.

*Sayın edebiyat severler, Türkçe’de elbette çünkü ile cümle başlamaz. Sürçü lisanımız affola

Kendini iyi hissettirecek bir şeyler yapmak

tumblr_oknptmyhtv1u5wa4fo1_500
Selam dinleyici,
Tekrardan hoşgeldin. Bugünkü konumuz başlıktan da anlaşılacağı gibi kendine iyi gelecek bir şeyler yapmak. Çok kapsamlı bir konu bence. Kişiden kişiye de değişen ama sonunda rahatlık vermesi değişmeyen bir olgu.Acaba siz neler yapıyorsunuz?
Mesela bir arkadaşım üzgünken temizlik yapınca rahatladığını söylemişti. Genellikle müzik dinlenir ya da ritme ayak uydurup dans edilir diye düşünüyorum. Peki ya yazmak? Siz gün sonunda günlük tutan ya da içsel sıkıntılarınızı bir kağıda anlatıp, sonra o sayfayla birlikte içinizdeki her şeyi bir kenara atabilen biri misiniz?
Ben küçüklüğümden beri deneme yazmayı çok seven biriydim. Aşırı kitap okurdum. Hatta ilkokul öğretmenimin vereceği 1.lik madalyasını kaptırmamak için çok çok okurdum. Bunun bana olan katkısı paha biçilemezdi: kelime haznesi,yazma yeteneği ve hızlı okuma. İyi mi yazıyordum kötü mü yazıyordum bilmiyorum ama mutluluk veriyordu. Hatta bir ara kitap bile yazmayı düşündüm. Konu aşktı ama yaşım 13. Ne kadar çok anlarmışım aşktan da yazmayı düşünmüşüm(komik bence). Çok Canan Tan okumaktan oluyordu bunlar 🙂 Kısacası ben kendimi yazarak rahatlatan biriydim ta ki……
Heyecanlı mısınız? Aslında hayatımın yaşadığım en kötü travmalarından biri. Lise edebiyat öğretmenimle. “İstiklal Marşı’nın Kabulü:12 Mart” Bir kompozisyon yarışması var. “Kim katılmak ister?” demişti. Tek ben parmak kaldırdım.”Süper,1,5 saatin var. Serbestsin. Dersten çık ve sakince bir köşede yaz.Bugün zaten son gün” dedi. Çok güzel başlamıştım cidden böyle vatansever,milliyetçi duygular falan. Tam komposizyonun gelişme kısmına geldim,tıkandım. Allah’ım gelmiyor o ilham denilen şey. Sonuca bağlayamıyorum. Kısıtlı zaman,stres,hoca beklenti içinde,neden katılmak istediysem soruları zihnimde. Ve zil çaldı. Öğretmenler odasına girdiğimde (çoğu hocam içeride) aldı eline kağıdı ve.. “Yaza yaza bunu mu yazdın?! Sana tüm ders saatimi verdim.” deyip kağıdı masanın üzerine fırlattı. O an orada yok olmak istedim. Emek verdiğim kağıdın yarısı da doluydu halbuki. Tüm hocalarımın içinde, rencide edici bir üslupla yazdığım şey üzerinden azar yemek sanırım fazla kalbimi kırdı. Sınıf hocam da sessiz biriydi. “Takma.” dedi. Evet ondan sonra okulda hiç “takmadım”. Ama hala kalbim kırık sevgili dinleyiciler.
Kısacası ben, bana iyi gelen bir şeyi, sırf “başkalarının memnuniyet algısı” için bırakmıştım. Bu blogu açmam ve yazılar yazmak sanırım beni mutlu ediyor. Ve kahve içmek ve yağmurda ıslanmak ve kitap okumak ve farklı yerler keşfetmek ve güne erken başlamak ve….
Sonuç olarak, size iyi gelen bir şeyi keşfedin ve bırakmayın. Size “Başka işin mi yok?” sorularını cevapsız bırakın. Hiç kimseyi memnun edemeyiz. Memnun etmek için çalışmak da zaman kaybı. Çünkü herkes “insan”.
Görüşmek dileğiyle,

Kurbağacık.

Rötarlı totem olur mu?

dav

Herkese merhaba!
Alttaki gönderide bir totem başlatmıştık. Kitaplar bitecek, bir rahatlama hissedecektik. Yeni kararlar alırken yeni kitaplarla da buluşmamıza olanak sağlayacaktık. (Arkada yarım kalan hiçbir şey kalmasın isterim çünkü.) 2019, burç yorumlarına bakılırsa genelde sıkıntılı etkiler gözüküyor çoğu gezegende:( Buna inanmak bu yıla haksızlık etmek olur. Çünkü dediğim gibi bu blogda umutsuzluğa yer yok:) Kurbağacık maalesef 1 gün rötarlı kitabını bitirmiş bulunmakta. Totemim tutacak mı emin değilim ama yeni bir kitap için önümün açıldığını hissediyorum. Sizler ne yaptınız? 2018 in son dakikalarında kaldı mı bitirilmemiş kitaplar? Yalnız değilsiniz:) İsteyince her şey oluyor bundan eminim. Emin olun bitirmenize çok az kaldı. Sadece ona vakit ayırmaya çalışın. O sizi hiç üzmez hatta heyecanlandırır. Bazen kalbinize burukluk bırakır ama onu kişiselleştirip kendi hayatınızda ders olarak önünüze sunar. Ben bu 3 aylık hasreti sonlandırdım. Darısı sizin başınıza^-^
Bitirdiğim kitaba gelirsek eğer fen alanında öğrenim görüyorsanız ve biraz mikrobiyoloji biliyorsanız( ki bilmiyorsanız da önemli değil kitapta dip not oldukça bol) aşırı keyifli, eğitici bir kitaptı. Orhan Bursalı’ya teşekkür ederim tüm detayları bu kitapta birleştirdiği için. Çoğu öğrenci gibi bende Aziz Sancar’ı Nobel almasıyla tanıdım. Ne büyürken Cumhuriyet Bilim ve Teknoloji dergisi okumamız teşvik edildi ne de Aziz Sancar’ın yaptığı buluşları bilerek büyüdük. Böyle dememin sebebi Orhan Bursalı çoğu sayfa da diyor ki “Biz bunu Cumhuriyet Bilim ve Teknoloji dergisinde duyurduk.” Maalesef ilköğretim ve lise yıllarında bu duyumların hiçbirine ulaşamamışım. Kah benim ilgisizliğim kah öğretmenlerin dersteki tutumu, yıllar böyle geçmiş. Eğer bu yazımı okuduysanız mutlaka bu kitabı edinmelisiniz. Geç kalınmışlık önemli değil. Önemli olan bilmemek değil öğrenmemek:)
Görüşmek üzere!

Okuma listeleri ve bitmek bilmeyen kitaplar

Selam dinleyici! Bu radyo edebiyatını keşfeden ilk kişi misin bilmiyorum ama şuan burada olman mutluluk verici. Sence de “bitmek bilmeyen kitaplar” bazen az olsa da canımızı sıkmıyor mu? Aslında kitapların suçu yok. Dünyamızın çok kalabalık olması ve yüklenen onca sorumluluğu sorunsuz tamamlama gayesi eminim seni de 1-2 satır okumaktan alıkoyuyor. Belli dönemlerde olan okuma alışkanlığının duraklaması herkesin başına gelmiştir. Kimisinin bu süre çok uzun ya da kısa olabilir. Tamamen sana bağlı. Şuan bende tam o dönemdeyim.(sanırım bu durum 3 aydır sürüyor) Ama bu blogda umutsuzluğa yer yok! 2019’a girmeye çok az kaldı. TOTEM ZAMANI. Eğer seninde elinde bitmemiş bir kitabın varsa onu 2018 bitmeden bitir.(Çünkü bende öyle yapacağım ) Kitaplarımızı bitirirsek yeni yıl bize daha güzel daha insan benliğine bir şeyler katan kitaplarını sunacak. Eğer bu totemin kazananı biz olursak düşünsene yeni yıla yepyeni bir kitap ve “tertemiz sayfalar” ek olarak mis kokulu kitap satırları eklenecek!
Kalan süre 9 gün!
İyi okumalar:)